Pamukkale hierapolis the ancient city Denizli Turkey #travel #gezi #hierapolis #travertine #history

[Müzik] Gökyüzünün eşsiz kızıllığı yeraltının gizemlerine karışır. Toprak göğsünü özgürlüğe açınca bilinmeyen hazineler fışkırı verir yeryüzüne. Havaya karışan sessizliğin ardından bembeyaz bir geçmiş kalır geriye. Bulutların üzerinde yürümek, geçmiş çağların bıraktığı kalıntılarla konuşmak isterseniz mavi Ege’yi arkanıza alıp güneşin doğduğu yöne bakmanız yeterli olacaktır. Burası akarsuların kuşattığı, beyaza yeşilin renk kattığı, Yunan tanrıların savaş naralarını haykırdığı antik kent Pamukkale. [Müzik] Oh. [Müzik] [Müzik] [Alkış] [Müzik] Yolunuz Denizli’ye düştüğünde yalnızca 19 km daha ilerleyerek bembeyaz bir tepeye ulaşacaksınız. [Müzik] [Alkış] Pamukkale çok eskilere dayanan inanılmaz tarihi ve ismiyle müsemma pamuk kadar beyaz ve bir o kadar narin travertenleriyle karşılayacak sizi. geçiminin büyük bir kısmını turizmle sağlıyor. Travertenler ve antik kentlerle çevrili ilçede dilerseniz vadideki tüm güzellikleri bir balon seyahatinde görebilir. Para motor gezisiyle özgürce gökyüzünde uçabilir ya da yamaçtan paraşütle kendinizi binlerce yıllık Gediz vadisinin eşsiz güzelliğine bırakabilirsiniz. [Müzik] Her ne şekilde gökyüzüne uçarsanız uçun, aşağıya baktığınızda bembeyaz bir tepe göreceksiniz. Uçuşunuzu tamamladıktan sonra merak edip gittiğinizde ise sizi eşsiz güzelliğiyle bir dua mucizesi karşılayacak. travertenler. [Müzik] Pamukkale ilçesi sınırları içinde yalnızca insanlar, hayvanlar ve bitkiler yaşamıyor. Tam 400.000 yıldır var olan iklim şartlarına, hava basıncına hatta ayak izlerine göre tepki veren, kendini yenileyen, yaşayan ve şifa dağıtan bir doğa mucizesi var burada. Pamukkale travertenleri. Bir mucizeyi basit şekilde anlatmak elbette kolay değildir. Travertenlerin hikayesi yerin yüzlerce metre altında başlıyor. [Alkış] [Müzik] Yeryüzüne ulaşan 35 derecenin üzerindeki su havayla temas edip 18 dereceye kadar düşünce içerisindeki karbondioksit gazını kaybediyor. Geriye ise kalsiyum çözeltisi kalıyor. Bu çözelti başlarda jel kıvamında olsa da zamanla sertleşerek bu harika travertenlere dönüşüyor. [Müzik] UNESCO Dünya Mirası listesine alınan Pamukkale şu an 2700 metre uzunluğa, 600 metre genişliğe ve 160 metre yüksekliğe sahip. Ama onu değerli kılan en önemli yönü hala büyüyor olması. Göz kamaştıran beyazlığı gün batımı ve gün doğumlarında kızıl bir mucizeye dönüşüyor. İrili ufaklı çanak denilen havuzlar mevcut burada. [Alkış] Şu an koruma altında olan travertenlerin sadece belli bölgelerine giriş izni veriliyor. [Müzik] İki gün aralıkla bırakılan su gelen ziyaretçilerin istifadesine sunuluyor. [Müzik] Çok hassas bir yapıya sahip olan kalsiyum, ziyaretçilerin ayaklarıyla ezmesi sonucu doğal oluşumunu tamamlayamıyordu. Koruma altına alındıktan sonra geliştirme ve büyütme çalışmalarına da hız verildi. Kaynak suları belirli bölgelere yönlendirilerek beyazlatma sağlanıyor. Tepe günden güne beyazlıyor. Pamukkale travertenleri ilçenin ve bölgenin en güzel ve en değerli mirası. Travertenler alanda yapılan bilimsel çalışmalar eee sonrası yaşlarının 400.000 1000 yıl öncesine gittiği bilimsel olarak tespit edilmiş ve halen bu e oluşum devam etmektedir. Suyun varlığı ile travertenleşme devam eder. Suyun özelliğine gelince su yeraltında karbondioksit gazının basınçlı bir şekilde suyun bünyesinde olması daha sonra yüzeye çıkınca bu karbondioksit gazının uçarak içinde bulunan kalsiyumun yüzeyde çökelmesiyle oluşmaktadır. Bu çökelme olayı da kaynakta 35-36 s derece olan suyun travertin başına geldiğinde yaklaşık 18-20 dereceye düşmesi ve içindeki pH’ın asistlik ortamında yavaşlamasıyla e travertenleşme olayı oluşmaktadır. Çanaklar tamamen doğal çanaklar ama yüzyıllardır bu şekilde devam etmekte. Her yıl artan bir şekilde yaklaşık travert başlarında belki 1 cim yükselmekte. Bu yaptığımız arkeolojik kazılarda da travertenin e yüzyıllara göre yükseldiğinin arttığını gözlemleyebilmekteyiz. [Müzik] Pamukkale travertenlerine 45 km uzaklıkta sizi dünyanın en ilginç ve en güzel mağaralarından biri olan kaklık mağarası karşılıyor. Yuvarlak geçitten geçerek içeri girdiğinizde burnunuza dolan yoğun kükürt kokusu başlarda şaşırtsa da bir süre sonra alışıyorsunuz. İçeri girdiğinizde göreceğiniz bitki yoğunluğu sizi şaşırtabilir. Büyük bölümü güneş ışığı alan mağaranın nemli ortamı birçok çeşit bitki ve yosunun yaşamasına müsaade ediyor. Başlarda sizi sarsan kükürt kokusu yerini termal suyun rahatlatıcı buharına bırakıyor. Yeraltından fışkıran sular tıpkı Pamukkale travertenleri gibi burada da çökeller halinde donmuş ve bu harika yapılara dönüşmüş. Onlara Pamuk Kaletra vertenlerinin mağara içindeki hali de diyebiliriz. Büyük bir yeraltı deresinin oluşturduğu yeraltı boşluğu yeryüzünün ağırlığını daha fazla taşıyamayarak çökünce bu muhteşem mağara oluşmuş. [Müzik] Çok yakında bulunan kokar ham pınarının şelaleler halinde içine akmasıyla doğal bir sauna haline alan mağaraya sarmaşıklarla kaplı demir bir merdivenden iniliyor. Yeşilin her tonunu görmek mümkün burada. Duvarlardan sızan suların kattığı gizem, damla taşların, sarkıtların ve dikitlerin himayesinde sizi çok farklı dünyalara taşıyor. [Müzik] Alt kısımlarda bulunan ve cilt hastalıklarına iyi geldiği bilinen şifalı çamurla size son güzelliğini sunan Kaklık Mağarasına uğradığınıza pişman olmayacaksınız. [Müzik] Şifalı suların merkezi Gediz’in kalbine yerleşmiş bereketli topraklarıyla Pamukkale çok uzun yıllardır sevilen ve uğruna savaşılan bir yer oldu. Tarihi milattan öncelere uzanan bu büyük vadide çok sayıda antik yerleşim yeri mevcut. Bunlardan biri adını büyük bir aşktan alan Laudikya Antik Kentidir. Kaynaklara göre kent milattan önce 261 yılında Antiyokos tarafından kurulmuş. Kral eşini öyle çok sevmiş ki kente onun adını vermiş. [Müzik] Kraliçe Laudikya döneminde hızla büyüyen kent bölgenin ticaret ve tarım merkezi olmuş. Öyle ki kuzguni siyah yünün yumuşaklığıyla ünlü bir koyun türünün yetiştirildiği bölge özellikle tekstil alanında çok büyük gelirler elde etmiş. Milattan sonra Romalıların yönetimine geçen kentte Romalılar da büyük önem vermişler. Birçok değerli yapı ve anıtı buraya yapmışlar. Çok değerli ve özel sikkeler bastırılmış. Refah ve zenginlik içinde yüzlerce yıl bir arada yaşayan Laudikya’yı milattan sonra 60 yılında gerçekleşen büyük deprem yerle bir etmiş. [Müzik] Kentin büyük bölümünü yıkan depremden sonra yaralarını sarmaya çalışan halk anıtlarını ve yapılarını tekrar inşa etmiş. Yüzlerce yıl sonra yeniden eski günlerine dönen kent Imperator Valens döneminde yani milattan sonra 263 yılında meydana gelen daha büyük bir deprem sonucu tamamen yıkılmış. [Müzik] Suriye Caddesi üzerinde yer alan önemli yapı Tapınak A. İsimsiz olduğu için tapınak A denilen yapı 58 metre genişliğinde ve 42 metre uzunluğunda. Tapınağı 54 adet Korint başlıklı sütun ayakta tutuyormuş. Yüksek podyumlu traverten bloklardan yapılarak üzeri mermerle kaplanan tapınak, tanrıça Artemis, tanrıya Apollon ve imparatorluk kültüne adanmış. [Müzik] Milattan sonra ik yüzyılda Antoninler döneminde inşa edilen tapınak ilk büyük çaplı tamiratını imparator Dioklettianus döneminde yani milattan sonra 305 yılında geçirmiş. Milattan sonra 4. yüzyılda büyük Konstantinus zamanında Hristiyanlığın kabul edilmesiyle birlikte hemen yanına inşa edilen Laudikya Kilisesi’in dini arşivi olarak kullanılmaya başlanmış. Büyük kısmı depremle yok olan tapınağın kutsal odası altında yer alan tonozlu üst kısmı çelik konstrüksiyon ve kırılmaz camla kapatılmış. Burası Pamukkale ve Çürük Su ovasını gören muhteşem bir manzaraya sahip. Ayrıca tapınak ağının hemen önünde bulacağınız horoz figürü, Denizli horozunun namını binlerce yıl geriye taşıyan bir kanıt niteliğinde. [Müzik] Ladiki Antik Kenti milattan önce 3. yüzyılda eee Kral Antiyokos’un eee eşi Kraliçe Laudike adına kurulmuş bir kenttir. Tabii eee kuruluşunun biz milattan önce 3. yüzyıl olduğunu tarihsel eee kaynaklara dayanarak biliyoruz. Fakat e 2006 yılında başladığımız yüzey araştırmaları sonucunda ve daha sonra devam eden kazı çalışmaları sonucunda kentin aslında geçmişinin eee geç kalkkoltik döneme kadar uzandığını ve burada eee ROAS ve Dios diospolis adında eee erken yerleşmelerin olduğunu biliyoruz. Tabii kentin Laudikeya olarak anılması milattan önce 3. yüzyıldan itibaren başlıyor ve e Helenistik dönemin o karmaşasından sonra Roma İmparatorluk dönemine gelindiğinde kent en parlak dönemini yaşıyor. Milattan sonra 1 ve 2. yüzyıllarda biz burada eee şöyle söyleyebiliriz. Milattan sonra 7. yüzyıldan sonra herhangi bir arkeolojik eee materyale rastlamıyoruz. Eee oldukça büyük bir kent. yaklaşık 5 km²elik bir alanı kaplıyor. Ebatlığı büyük. Ebatlar büyük olunca nüfus da buna oranla tabii ki büyüktü. Yaklaşık en parlak dönemde nüfus hesabı eee 100.000 civarında olarak hesaplandı kentte. Bu nedenle biraz yapılar aslında battal boy, büyük boy diyebiliriz. Diğer antik kentlere oranla. Kazının bu 2003 yılında başladığımızı hesaplarsak 13 12 yılını yaşıyoruz. Yaklaşık bir 20 yıl diyelim. bir 7 sene sonra artık geldiğinizde bir Efes eee ölçüsünde ayağa kaldırılmış bir kentle karşılaşabileceğiz. [Müzik] Suriye caddesinin kuzeyinde yer alan kutsal agora antik kentin en değerli yapılarından biri. Bir kısmı restore edilen Agora 265 metre uzunluğunda ve 128 metre genişliğinde inşa edilmiş. Dikdörtgen bir planda yapılan agora milattan sonra 4. yüzyıldan itibaren agora olarak kullanılmış. Halkın sevinçlerine, hüzünlerine, toplantılarına şahitlik eden alanın kuzey güney yönünde batı portik ve doğu portik önünde de iki havuz yer alıyor. Ayrıca avluda biri dokuma tanrıçası Atena’ya adanmış olan Korint düzeninde diğeri kentin kurucu tanrısı Zeus’a adanmış olan İyon düzeninde iki tapınak bulunuyor. Hristiyanlığın kabul edilmesiyle imparator Konstantinus döneminde bu tapınaklar sökülmüş ve yeniden düzenlenmiş. Çok geniş bir döneme tanıklık eden Agora’da imparator Augustus döneminden Severuslar dönemine kadar uzanan dönemin mimari kalıntılarını görmek mümkün. [Müzik] Milattan sonra 60 yılında gerçekleşen büyük depreme kadar dini yapıların olduğu agora antoninler döneminde yeniden ayağa kaldırılmış. Hristiyanlığın kabulüyle tapınakların sökülmesi sonrası farklı bir anlam kazanan Agora’nın doğayla olan sınavı hiç bitmemiş. Milattan sonra 494 yılında gerçekleşen başka bir depremle büyük bir kısmı yıkılan ve artık son dönemlerini yaşayan Agora’ya son darbeyi milattan sonra 610 yılında gerçekleşen deprem vurmuş. O günden sonra Agora ve kent tamamen terk edilerek kaderine teslim edilmiş. Binlerce insanın yaşadığı, güldüğü, ağladığı meydanlar, sokaklar, caddeler şimdi terk edilmişliğin hüznü yaşıyor. İnsanoğluna yüzyıllarca hizmet eden topraklar doğa ile olan savaşını kaybedince sahiplerine hoşça kal demek zorunda kaldı. Birçok parçası yerinde olmasa da çoğu toprakla bütünleşmiş, yıkıldığı yerde kalmış eserleriyle Laodikya Antik Kenti, çevresini kaplayan diğer antik kentler gibi hala muhteşem, hala inanılmaz. [Müzik] Bir tarihi yerinde görmek için gelin buraya. Ama daha detaylı bilgi almak, çoğu farklı nedenlerle yerinden koparılan asıl eserleri görebilmek içinse mutlaka Hiyerapolis Müzesi’ni ziyaret edin. [Müzik] Müze Hiyerapolis Antik Kentinin en büyük yapılarından biri olan Roma hamamının içine kurulmuş. 1984 yılından bu yana hizmet veren müze bölgenin tarih kutusu niteliğinde. Çok uzun bir döneme ev sahipliği yapan müzede Hiyarapolis kazılarından çıkarılan eserlerle birlikte Leodikia Kolosai, Tripolis ve Atuda kentlerinden getirilen eserler sergileniyor. Üç ana salondan oluşan müzeye girdiğiniz andan itibaren fantastik bir serüvene dahil oluyorsunuz. [Müzik] Çok uzun zaman önce bir Romalı heykel tıraşın hayallerini ve duygularını katarak yaptığı heykelin karşısında durup ona dokunmak o dönemi yaşamak kadar heyecan verici oluyor. Heykeller ve lahitler salonunda heykelleri, lahitleri, mezar taşlarını, yazıtları, paye başlıkları ve mimari sütunları bulabilirsiniz. [Müzik] Roma dönemine uzanan eserlerde Dionisos, Pan, Asklepios, Isis Rahibesi ve Demeter heykelleri bulunuyor. Dönemin geleneklerini mezar taşlarına ve pişmiş toprak lahitlere bakarak anlayabilirsiniz. O dönemin kent meclisi üyesi Arhon’a ait olan Sidemara tipi lahit müzenin en değerli yapıları arasında yer alıyor. [Müzik] Bu salondan birkaç adım ilerlediğinizde sizi Küçük Buluntular Salonu karşılayacak. Burada da yine milattan önce 6. yüzyıla kadar uzanan uygarlıklar tarihinin küçük kalıntıları bulunuyor. Kronolojik sıraya göre dizilen eserler arasında Frig, Helenistik, Roma ve Bizans dönemine ait pişmiş toprak kandiller, adak kapları, cam kapları, kolyeler ve madeni takılar yer alıyor. Müzede yer alan bir diğer alan, tiyatro buluntuları alanı. Hierapolis tiyatrosuna ait olan eserlerde Apollon ve Artemis’e ait kabartmalar, Dionisos’un eğlence alayları, Roma imparatoru Septimus Severus’un taç giyme törenine ait kabartmalar, Persefone’nin Hades tarafından yeraltına kaçırılmasına ait frizi, Hades’in heykelini ve daha birçok kalıntıyı görebilirsiniz. [Müzik] Çok uzun bir yoldan gelen ve bizlere hayatın katı gerçeklerini aktaran, doğanın gücünü haykıran eserlerle dolu bir kent Pamukkale. [Müzik] Birbiriyle savaşan tanrıların hikayeleri de var burada. Toprağın kalbinde demlenen suların ortaya çıkardığı muhteşem eserlerdi. [Müzik] Geldiğinizde travertenlerin zirvesinden güneşin batışını seyredin ve gündüzün geceyle olan kovalamacasını sizden çok çok önce aynı yerden izleyen Romalıyı hayal edin. Hepsi çok sevdi bu toprakları, bu nemli kokuyu, bu yemyeşil doğayı. Bu çiçek tarlası polenlerinde hala onların hayallerini de taşıyor. [Müzik] Biz göremesek de doğa bizden öncesini de biliyor. [Müzik] [Alkış] Bizden sonra kimler içine çeker bu tertemiz havayı? bilinmez. Ama eğer bu duyguyu yaşamak istiyorsanız özgürlüğünüzü ve heyecanınızı alın. Doğa mucizesi travertenler, antik tarih kutusu Laudikya, Toprağın Nemli Kalbi, Kaklık Mağarası ve Gediz Vadisinin değerlisi Pamukkale için yoldan çıkın.

Pamukkale hierapolis the ancient city Denizli Turkey.Hierapolis (Yunanca: Ἱεράπολις ‘kutsal şehir’), Pamukkale (Denizli) yakınlarında bulunan ve Frigler döneminde ana tanrıça Kibele kültünün merkezlerinden biri olarak faaliyet göstermiş bir antik kenttir. Antik coğrafyacı Strabon ile Ptolemaios verdikleri bilgilerde, Karia bölgesine sınır olan Laodikya ve Tripolis kentlerine yakınlığı ile Hierapolisin bir Frigya kenti olduğunu ileri sürülmektedir.2016 yılında yapılan kazılarda bölgedeki yerleşimin Demir Çağı’nda başladığına dair kanıtlar bulunmuştur.[2] Şehrin bulunduğu bölgede Frigler döneminde Anadolu’nun ana tanrıçası Kibele’ye adanmış bir dinî merkez bulunmaktaydı. Başlangıçta Lycus (Frigya nehri) vadisinde yaşayan yerli topluluklar tarafından kullanılan bu tapınak daha sonra Hierapolis’in merkezini oluşturacaktı. Yunan kolonistleri gelip şehri önceden var olan yerleşim düzeni üzerine kurduklarında, antik Kibele kültü yavaş yavaş Yunan mitolojisi içerisinde asimile oldu.

Yunan kolonizasyonu zamanından çok daha önce, bölge, burada bulunan bir mağara içerisindeki bir kaplıcadan çıkan zehirli gazlar nedeniyle yeraltı dünyasına açılan bir kapı ve aynı zamanda yer altı tanrıları ile iletişim kurma mekânı olarak görülüyordu. Yunan kültürüne asimilasyon süreciyle birlikte tapınak Kibele yerine Hades (Pluton) ve Persephone ile ilişkilendirilmiş ve tapınağa Plutonium adı verilmiştir.

Kentin kuruluşu hakkında bilgilerin kısıtlı olmasına karşın; Pergamon Krallığı zamanında II. Eumenes tarafından MÖ 2. yüzyıl başlarında kurulduğu ve Bergama’nın efsanevi kurucusu Telephos’un karısı Amazonlar kraliçesi Hiera’dan dolayı, Hierapolis adını aldığı bilinmektedir. Hierapolis, Roma İmparatoru Neron dönemindeki MS 60 yılındaki büyük depreme kadar, Hellenistik kentleşme ilkelerine bağlı kalarak özgün dokusunu sürdürmüştür.

Deprem kuşağı üzerinde bulunan kent, Neron dönemi depreminden büyük zarar görmüş ve tamamen yenilenmiştir. Üst üste yaşadığı bu depremlerden sonra kent, tüm Hellenistik niteliğini kaybetmiş, tipik bir Roma kenti görünümünü almıştır. Hierapolis Roma döneminden sonra Bizans döneminde de çok önemli bir merkez olmuştur. Bu önem, MS 4. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık merkezi olması (metropolis), MS 80 yıllarında, İsa’nın havarilerinden Filipus’un burada öldürülmesinden kaynaklanmaktadır.

MS 395 yılında Bizans yönetimine geçen Hierapolis, Piskoposluk merkezi oldu. Hierapolis, 12. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu Selçukluları’nın sınırları dahilinde kalmıştır. Hierapolis antik kentinde; Nekropol, Domitiyan yolu ve kapısı, kare alan içine oturtulmuş Oktokonus tapınağı, tiyatro, Frontinus caddesi ve kapısı, Agora, Kuzey Bizans Kapısı, Güney Bizans Kapısı, Gymnasium, Tritonlu Çeşme Binası, Apollon Kutsal Alanı, su kanalları ve nymphaeumları, Surlan, Filipus Martynonu ve köprüsü, Direkli Kilisesi, Nekropol Alanı, Katedral ve Roma Hamamı kalıntıları bulunmaktadır.

Tedavi amacıyla da kullanılan Pamukkale yer altı suları (travertenler) sayesinde tarih boyunca turist çekmiştir.

Hamam, yolcuların yıkanarak şehre girmeleri için şehrin dışına inşa edilmiştir.

Tiyatro kapasitesinin 9.500 kişi olmasından dolayı şehir nüfusunun 95.000-100.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.

Tiyatrosunun tasarımından burada gladyatör dövüşleri yapıldığı anlaşılır. Sahne altındaki çukurluk bölümle oturma sıraları arasında seyircileri vahşi hayvanlardan korunmak için yaklaşık bir metrelik yükseklik farkı vardır. Gladyatör dövüşlerinin olmadığı tiyatrolarda bu fark bulunmamakta, sıralar sahne düzeyinden başlamaktadır.

Şehrin giriş kapısında işlenmiş olan Medusa figürü, tanrıça Medusa’dan korunmak için yapılmıştır. Bu inancın Türk kültürüne nazar boncuğu olarak geçtiği sanılmaktadır.[kaynak belirtilmeli] Şehir, 09.12.1988 tarihinde hem doğal hem de kültürel miras olarak UNESCO Dünya Mirası listesine alınmıştır.

1 Comment

Leave A Reply